Ana içeriğe atla

Soma için kısa bir hikaye

 

Gözlerim kamaşıyor ışıktan

Gözlerim kamaşıyor ışıktan, uzun süre karanlıkta kaldım, ışığı ve güneşi  unuttum. Tenimiz hep beyaz ve cildimiz hep lekeli. Günün sonunda eve odun parçaları götürüyoruz, bizimle alay ediyorlar, kol boyumuz kadar taşıyabiliyoruz çok taşıyamıyoruz diye. Bizler göçmen işçileriz, İtalya’dan geldik buralara. İşçiye ihtiyaç var, dediler, ekmek var dediler. İşte kendimizi burda bulduk.

Eskiden atlar bir gün  yüzü görmeksizin çalışırlarmış madenlerde. Aylarca dışarı çıkmazlarmış. Karanlıkta  yerin dibinde. Bunu düşünmek bile insanı ürpertiyor. Yerin altında ölürlermiş, karanlıkta.

Artık Avrupa’nın birçok ülkesinde insanların madencilik yaptığı madenler yok denilecek kadar az. Türkiye’de ise hala çok kötü şartlarda çalışıyoruz. Bize halinize şükredin diyorlar, o atlar gibi olabilirdiniz. Ben bir at olmak isterdim ama Anadolu’nun ovalarında. Yeraltında değil.

Karanlıkta gaz lambalarıyla çalıştık çoğu zaman. İlk bu işe başladığımızda kendi malzememizi kendimiz almamız gerekiyordu. Evden yemek getiriyor, ellerimizi yıkayamasak da tuttuğumuz yeri yutmadan bizim börekleri yiyorduk. Ayakkabılar, kasklar ve hatta patlatma malzemeleri bile bizim tarafımızdan karşılanmalıydı. Haklarımız yoktu, biz yoktuk. Biz sadece işçiydik. Çok çalıştık, hayatımın büyük bir kısmı aydınlıktan çok karanlıkta geçti.

Eve gittiğimde yorgun argın masaya bir ekmek koyabilmenin gururunu yaşadım. Zamanla şartlar gelişti ve değişti. 1848’de işçi hakları yaygınlaşmaya başladı tüm Avrupa’da, biz de haklarımızı aradık. Bir kısmını da alabildik. Fakat kullanılan malzemeler hala ilkel ve ölümler yine çok fazlaydı. Ancak 60’lara gelindiğinde madenlerde insanlar rahat ettiler. Burdaki en son maden 90’lı yıllarda kapatıldı.

Fakat geçenlerde bir Türk’e rastladım bulunduğum bu ikinci dünyada, benimle konuşmak istedi.

-Sen de mi maden işçisiydin?

-Evet, ben ölümsüz bir maden işçisiyim.

-Nasıl, anlamadım...

-İlk patlamada tüm bedenim parçalandı, ailem beni tanıyamayadı. Uzun süre vücudumdan çıkmış bir halde dünyayı gezmeye ve diğer madencileri ziyaret etmeye başladım. Nedense ruhum çok huzursuzdu. O gün işten çıkmak istediğimi söylemek istemiş fakat işin bitiş saatini beklemiştim. Ben ölmeden iki hafta önce yine bir patlama olmuş ve 17 yaşında daha yeni başlamış bir genç hayatını kaybetmişti. İnsan yine de kendisine bir şey olmaz zannediyor. Ben ölür ölmez cennet ve cehennem bekliyordum ama bu hayatta halledemediğim bir sürü iş vardı. Özellikle de beni rahatsız eden şey patrondan öc alma isteğim oldu, ruh olarak da gitsem evine, bir öc alsam çok istedim. Ama maalesef hiçbir şeye dokunamadım, hiçkimseyi korkutamadım. En sonunda merak ettim dünyanın diğer madencilerini ve diyarlarını, gezmeye başladım. Her şey çok kötüydü, en gelişmemiş ülkeler başka ülkelerin gelişmesine yardımcı oluyor, işçi güçlerini onlara adıyordu. Vasıfsız diye nitelendirilen kalabalıklar şartların iyi olduğunu düşünerek, iş var diye çalışyorlardı, ve ölüyorlardı. 1848’deki ayaklanmaları da gördüm, gururla  yürüdüm işçilerin yanında. Şartlar değişti ama ölümler hala azalmak bilmedi. Kendimden çok bahsettim, sen nerde öldün?

- Ben Soma’da madende çıkan yangında hayatımı kaybettim. Benimle birlikte 300 işçi öldü. Çocuklarımız yetim kaldı. Herkes tutuksuz yargılandı. İhmalkarlık kanıtlandığı halde, haklarımızı alamadık. Kömür yanmalarında sensörlerin ikaz vermemesi için sensörlere istim havası verildiğini söyleyen arkadaşlarımız vardı üretimde, hayatlarımızın bu şekilde göz ardı edildiği bilindiği halde bizi ölüme gönderdiler. Sırtımızdan kazandıkları paralarla kendi çocuklarını rahat ettirirken biz işte burdayız. Sevdiklerimin yüzünü görmeyeli çok oldu. Çocuğumun saçlarını okşamayalı. Ben 53 yaşındaydım öldüğümde şimdi yaşasaydım atmış olacak, beş sene sonra emekli olacaktım. En gencimiz 18 yaşındaydı. Bizi harcadılar.

Bu yaşlı delikanlının söyledikleri beni altüst etti. Bana cesedini gösterdi, kömür gibi olmuş vücuduna bakamadım.

-Ben o kadar çok öldüm ki sana hangisini anlatayım. Ülkenizde adalet kalmadı herhalde? Yargılanmadıklarına göre.

-Adalet bir gün yerini bulacak. Biliyor musun öldüğümde ne düşündüm? Kesilen her ağaç sana ah eder, öldürülen her insan ekmeğinin peşindeyken. Kalbim çok ağır, bu bedelsiz mi kalacak. Beddua okuma doğru değil ama biliyorum, bir gün adalet yerini bulacak.

Bu esmer yüzlü, zayıf ve dürüst adamın, üç çocuğu olduğunu öğrendim. Çocuklarına üç kuruş burs verilmişti. Çocuklar da erken yaşta okumaktansa çalışmak zorunda kalacaklardı. Biliyordum. Madende çalışmazlar diye kendi kendimi avuttum.

Ruhum ölümsüz olduğu için hemen Türkiye’ye gittim ve adalet adına bazı araştırmalar yapmaya insanların evine girerek onları dinlemeye başladım. Duyduklarıma siz bile inanamayacaksınız. Hilmiydi adı arkadaşımın. Hilmi’nin ailesini gördüm, perişanlardı, en büyük çocuk üç kuruşa çalışıyor, ailesine para yetiştirmek için kendini feda ediyordu. Bir kızları vardı erkenden evlendirelim ki o da yolunu bulsun diyorlardı, onu üniversiteye gönderecek parayı bulamamışlardı. Halbuki bu kız hakim olmak istiyordu. En küçükleri ise ayaklarında bir delik ayakkabı ile ortaokula gidiyor, sanki hayat ona bir tokat atmış da o da diğer yüzünü çevirmişçesine suskunca ekmeğiyle çorbasını yiyordu. Yüreğim ezildi. Ne yapacağımı bilemedim. Eğer ellerim olsa sarılırdım yakasına bu sorumluların, onlara insan haklarından, işçi haklarından, insanlıktan bahsederdim. Aldıkları kazandıkları paraları da kendilerini de kendi madenlerinde yakardım. Fakat maalesef doğaüstü güçlerim yoktu ben sadece yolunu kaybetmiş ve sonsuza dek ölüp dirilen ve hep madenci olarak doğan bir ruhtum. 

Şahizer Samuk Carignani 

 

  

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ingmar Bergman - Scenes from a Marriage (1973)

Sometimes it is too much love that we do not know what to do with it. Use it for good purposes or bad purposes. What kind of reaction does our body and mind give to too much love? Or let's say when a feeling is too much what is its difference from the other extreme feelings such as jealousy, hate, passion and wanting to possess a person? It is very hard to distinguish in a relationship, in a marriage, between men and women who plays (acts) more and who is more real. Who can understand who is lying less and who is more honest? The answers to these questions are never given. But one thing can be said about the extreme feelings: They do not contain so much empathy and compassion. And there are times that a person needs compassion but finds passion instead and there are times that a person needs protection and finds pity instead. It is too often the case that we are so cruel, we are so totalitarian in our nation-state (as Vonnegut would say) to our only citizen, our partner. Since th...

Watercolour and Mıxed Technique

Emma Lefebvre tutorial    handmade postcards wıth mıxed technique

Ottawa'da Lesvos'u Özlerken - Bölüm 1

O yüzden bunu verimli bir döneme dönüştürmeye karar verdim. İçim kıpır kıpır, deniz kıpırtısız Bülent Ortaçgil'in söylediği gibi. Ottawa kocaman ve soğuk bir deniz. Dümdüz ve dalgasız, çok güzel bir deniz ama deniz ve ben ayrı düştük... O yüzden işte şimdi ben sıcak bir adadaki anılarımı anlatacağım sizlere. Orda gittiğim bir müzeyi ziyaret edeceğiz. Anılar müzesi, babası İzmir'den zorla göç etmek zorunda kalmış olan bir kadının hikayesini, babasına hasretini, babasının ülkesine hasretini ve kendisinin babasının hasretini yorumlayışıyla ilgili bir hikaye bu. Babalar ve kızlar arasındaki ilişki özeldir. Nasıl erkek çocuklar ile anneler arasındaki ilişki özelse... Nasıl anlarlarsa birbirlerini. Bir kitapta bir yazar der ki "Ben hep babalarını çok seven kadınları sevdim..." Ben de galiba hep annelerini çok seven adamları seviyorum. Sevmeyi bilen insanlar belki, belki benim gibi haddinden fazla duygusal ve toz kondurmaz. Bu yazı İngilizce fakat dikkat çekmek istediğim ...