Eveeet... Fark ettim ki beni okumaya heves eden arkadaşlarım hem okumuşlar, hem hüzünlenmişler. Melankolimden etkilenmişler. Herkesin mutsuz olmaya koşullandığı böylesi bir devirde benim bunları yazış sebebim kimseyi üzmek değildir elbet, bir dünya kurarsın, içinde anılar vardır, ölüler vardır, bir de diriler, her bir bok vardır içinde ama gene de güzeldir o dünya. Sırf sen kurduğun için. Ve sırf acı çekmek için yaratılmamıştır elbet.
Aklıma hikaye kursuna giderken bir adamın hikayem hakkında söyledikleri geldi: "Ne kadar burjuva bir yazı bu. Bakınız efendim, bir kendi evleri var bir de anneannelerinin evi, bu ne zenginlik!". Ona "Kenar mahalleden çıkmadım diye hikaye yazmaya hakkım yok mu?" diye sormuştum kendimden emin bir biçimde. Elbette maddi zorluklar içinden gelmiş ve kendimi geliştirme imkanınını tek başıma yaratmış olsaydım, yaşamın özünü kavramış olmak daha kolay olurdu, yazılar daha zengin ve kimbilir daha içe işleyen türden olurdu. Buna şüphem yok. Oysa yazar olmak için gereken sosyal statü ayrıdır, anneannelerin evleri ayrı.
Ne önemlidir anneannemin evi her yerde ve her şeyde. Hele rüyalarımda. Hep o ev vardır, biçimi değişir, şekli değişir, beni aramayan sormayan dostlar orda beni ziyarete gelir, sonra gider annemle orda yaşarız... (Son zamanlarda çok uyuyan ben rüyalar içinde yaşamaya başladım.) Bu anneannenin evinin üzerimde, bilinçaltımda öyle derin bir etkisi var ki size izah etmem mümkün değil. Rüyalarda kayıp düştüğüm merdivenler oranın merdivenlerine benzer.
Çeşit çeşit merdiven, her birinden ayağımız kayar ya... benim en çok ayağım o evin merdivenlerinde kayar.
Ofiste Tek Başına
Ofiste tek başıma kaldım ve tezimin bir taslağını hocaya verdim fakat kendisi çok meşgul şimdi, üzerine konuşmamız zaman alacak. Sunum da dolayısıyla bayramdan sonraya kalacak gibi görünüyor. Bakalım.
Şimdi yanımda Erdem olsaydı ve ciddi bir çalışma havasında olsaydı, hepimiz sus pus olurduk. Eğer Erdem çalışma havasında olmazsa ortaya bir laf atardı, ki o lafa hepimiz atlayıverirdik. Herkes o konudaki fikrini söylemek için yarışırdı. Bir deli kuyuya taş attı da bin akıllı çıkaramadı, gibilerinden Erdem bizi dinlerken bıyık altından gülerdi. Ah Erdem ah, sen git Yale'e unut bizi.
Alev olsaydı, odayı nasıl düzenlersek daha iyi bir enerjiye sahip olacağımızdan dem vururdu. Hangi rengin nasıl bir enerji saçtığından. En fazla notun asılı olduğu duvara, yığın yığın kitaplarla en kalabalık masaya sahip olan Alev'in yeri de boş şimdi. Bir de Erdem ile yaptıkları o unutulmaz Zeki Müren dinletileri vardı ki, hiçbir ofis böylesi musikişinaslık görmemiştir.
Ayşe Özge ise uzun zamandır ortalıklarda yok, şimdi TOEFL ile meşgul sanırım. O da renkli kelebeklerini ve yeşil mumunu kaldırmış masasından, eşyalarının yerinde yeller esiyor.
Sadece Ayşegül'ün masası kalmış boşaltılmamış, orda hediyelerden kendine küçük bir çiftlik kurmuş: Bir tahta kedi, bir tahta yumurta, inek şeklindeki tuzluklar ve gül şeklinde bir sabun... Napalım ofisin penceresi olmadığından renkli ve sevimli objeler kıymetli oluveriyor.
Velhasıl kelam bir gün ofiste tek başıma vur patlasın çal oynasın mı yapsam, melankoli mi yapsam, can sıkıntısından çekirdek mi çitsem bilemedim. Açtım Astor Piazzola'nın King of Bandoneon'unu yazdıkça yazıyorum. Oblivion tüm gün kafamda dönüyor. "Müzik nasıl ruhun gıdası olurmuş, imandır ruhun gıdası" diyen din hocamıza inat (ki dersinden kaçmışlığımla gurur duyarım) ruhumu besliyorum.
İnsanın ruhunu besleyecek tek şey din olmasa gerek. Bunu akıl etmek için de dehaya gerek olmasa gerek.
Damdan ve kapıdan çaldıktan sonra, ofisteki yalnızlığımı perçinlememek için kendime bir aktivite bulsam iyi olacak. Şu tez bir bitse iyi olacak. Ah bir sunsam, bir düzeltsem de kurtulsam. Neyse artık piano piano bacaksız!
Aklıma hikaye kursuna giderken bir adamın hikayem hakkında söyledikleri geldi: "Ne kadar burjuva bir yazı bu. Bakınız efendim, bir kendi evleri var bir de anneannelerinin evi, bu ne zenginlik!". Ona "Kenar mahalleden çıkmadım diye hikaye yazmaya hakkım yok mu?" diye sormuştum kendimden emin bir biçimde. Elbette maddi zorluklar içinden gelmiş ve kendimi geliştirme imkanınını tek başıma yaratmış olsaydım, yaşamın özünü kavramış olmak daha kolay olurdu, yazılar daha zengin ve kimbilir daha içe işleyen türden olurdu. Buna şüphem yok. Oysa yazar olmak için gereken sosyal statü ayrıdır, anneannelerin evleri ayrı.
Ne önemlidir anneannemin evi her yerde ve her şeyde. Hele rüyalarımda. Hep o ev vardır, biçimi değişir, şekli değişir, beni aramayan sormayan dostlar orda beni ziyarete gelir, sonra gider annemle orda yaşarız... (Son zamanlarda çok uyuyan ben rüyalar içinde yaşamaya başladım.) Bu anneannenin evinin üzerimde, bilinçaltımda öyle derin bir etkisi var ki size izah etmem mümkün değil. Rüyalarda kayıp düştüğüm merdivenler oranın merdivenlerine benzer.
Çeşit çeşit merdiven, her birinden ayağımız kayar ya... benim en çok ayağım o evin merdivenlerinde kayar.
Ofiste Tek Başına
Ofiste tek başıma kaldım ve tezimin bir taslağını hocaya verdim fakat kendisi çok meşgul şimdi, üzerine konuşmamız zaman alacak. Sunum da dolayısıyla bayramdan sonraya kalacak gibi görünüyor. Bakalım.
Şimdi yanımda Erdem olsaydı ve ciddi bir çalışma havasında olsaydı, hepimiz sus pus olurduk. Eğer Erdem çalışma havasında olmazsa ortaya bir laf atardı, ki o lafa hepimiz atlayıverirdik. Herkes o konudaki fikrini söylemek için yarışırdı. Bir deli kuyuya taş attı da bin akıllı çıkaramadı, gibilerinden Erdem bizi dinlerken bıyık altından gülerdi. Ah Erdem ah, sen git Yale'e unut bizi.
Alev olsaydı, odayı nasıl düzenlersek daha iyi bir enerjiye sahip olacağımızdan dem vururdu. Hangi rengin nasıl bir enerji saçtığından. En fazla notun asılı olduğu duvara, yığın yığın kitaplarla en kalabalık masaya sahip olan Alev'in yeri de boş şimdi. Bir de Erdem ile yaptıkları o unutulmaz Zeki Müren dinletileri vardı ki, hiçbir ofis böylesi musikişinaslık görmemiştir.
Ayşe Özge ise uzun zamandır ortalıklarda yok, şimdi TOEFL ile meşgul sanırım. O da renkli kelebeklerini ve yeşil mumunu kaldırmış masasından, eşyalarının yerinde yeller esiyor.
Sadece Ayşegül'ün masası kalmış boşaltılmamış, orda hediyelerden kendine küçük bir çiftlik kurmuş: Bir tahta kedi, bir tahta yumurta, inek şeklindeki tuzluklar ve gül şeklinde bir sabun... Napalım ofisin penceresi olmadığından renkli ve sevimli objeler kıymetli oluveriyor.
Velhasıl kelam bir gün ofiste tek başıma vur patlasın çal oynasın mı yapsam, melankoli mi yapsam, can sıkıntısından çekirdek mi çitsem bilemedim. Açtım Astor Piazzola'nın King of Bandoneon'unu yazdıkça yazıyorum. Oblivion tüm gün kafamda dönüyor. "Müzik nasıl ruhun gıdası olurmuş, imandır ruhun gıdası" diyen din hocamıza inat (ki dersinden kaçmışlığımla gurur duyarım) ruhumu besliyorum.
İnsanın ruhunu besleyecek tek şey din olmasa gerek. Bunu akıl etmek için de dehaya gerek olmasa gerek.
Damdan ve kapıdan çaldıktan sonra, ofisteki yalnızlığımı perçinlememek için kendime bir aktivite bulsam iyi olacak. Şu tez bir bitse iyi olacak. Ah bir sunsam, bir düzeltsem de kurtulsam. Neyse artık piano piano bacaksız!
Yorumlar
Yorum Gönder