Ana içeriğe atla

Bir varmış bir yokmuş: Bir "büyümek"miş almış başını gitmiş

Ne kadar büyüdüğümü farz etsem de her seferinde daha ne kadar büyümem gerektiğini görerek ürküyorum. Evet, hala küçüğüm, diyorum kendi kendime. Hala çok bir şey bildiğim yok. Ne kadar bilsem de yetersiz. Ne kadar yaşasam da aynı hataları yapmaya mahkumum.

Ne kadar acı çeksem de yetersiz. Ne kadar özlesem de…

Ne kadar yazsam da, okusam da, izlesem de. Boş. Bazı şeylerde sanki boşa kürek çekiyorum. Sürekli bir gelişmeye inanmıyorum. Sürekli bir ilerlemeye. Dosdoğru giden bir zamana. Her zaman akıllanan bir insana. İnanıyorum evet ellerimizin yapabileceklerine, gözlerimizin alabildiğine görebileceklerine ve hayal gücünün sonsuzluğuna. Ama hep iniş çıkışlarla, bazı bazı geri adımlarla, bazen en karanlıklara gömülerek ve ışığı görmek için küçülerek. Her zaman iyiye, güzele, doğruya giden yolda yürümek ise ne kadar gerçek dışı.

Bitmeyen bir özlem var. Kalbimde büyük bir boşluk. Yeri dolmayacak. Hayatımda büyük bir eksiklik. Denizle, dolunayla, rüzgarla ve dört başı mamurlukla dolmayacak. Aşkla, bilimle, çocukla da... Sessiz ağlamalarla ancak belki bir nebze yaşanan ve hissedilen. Her seferinde bana büyüdüğümü hissettiren bir gidiş. Bir emaneti teslim ediş. Etrafımdaki tüm nesnelerin (anılar dahil), sahip olduğum her şeyin, onun yokluğunun yerini tutamayacağını bana anlatan anlamlı bir anlamsızlık.

Büyüdün artık, sözlerine dikkat etmelisin, diyor bana. Yaptıklarına, geleceğine. Her şeye. Ve en çok tek başına karar vermelisin, en çok kendi kendine araştırmalı ve bulmalısın her neyi arıyorsan, diyor bu ses bana. Ben ona ne kadar güçlü olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum her gün. O ise beni şaşırarak izliyor. Gülümsüyor bana bir yerlerden. Umarım Türkiye düzelir, diye yazıyor, bizim ne kadar merhametli olduğumuzdan bahsettikten sonra. Kendisini hiçbir zaman fazla düşünmediğini düşünüyorum sonra. Ne kadar kendisini düşünüyormuş gibi gelse de bize herkes, en yakınlarımız bile... Bu mümkün değil.

Benim kızmayacağım şeylere kızar, kınamayacağım şeyleri kınardı. Eminim ideolojik olarak uyuşmazdık. İkimiz de yanlış ideoloji kurbanıydık. Ben belki ideolojisizlik kurbanıyım. Onun ise keskin bir duruşu vardı. O duruşu çalışkanlığıyla sergilerdi. Merhametiyle… Ve bazen öyle farkındaydı ki her şeyin. Beni çok şaşırtırdı. Onunla aynı şeyleri düşünmeyeceğimi bilirdi. Benim hep herkesten kolay etkilendiğimi düşünürdü. Kolay etkilenen ve kolay vazgeçen bir beyin benimki. Aslında kolay ikna olmayan. İstikrarlı olmayan ve tutarlı olmak için çabalamayan. Kafası karışık, fikri bulanık… ama iyi niyetli evet iyi niyetli. “Eminim iyi niyetliydi” dediklerinden. Havada sallanan iyi niyetler silsilesi. Ne işe yarar güzel kelama ve eyleme dönüşmeyen iyi niyetler…

Ne zaman büyümenin acısını hissetmem? Umut içinde. Ve mutlu olmak için doğruldum ben. Mutlu etmek ve bir mutluluk elçisi olmak için. Komik değil mi? Toz pembe belki. Ama "dünya geniş o da yaşasın" diye doğruldum ben. Benden beklenilenleri bir bilseniz. Gerçekleştirilemeyen umutların ağırlığı, bir övgü öznesi, büyük insanlık, yukarı uzanan bir merdivenin sonsuz basamaklarını tırmanan o “farklı” çocuk… Adım kadar ağır gelirdi benden beklenenler. Bir ütopyalaştırma süreci. Bir yüceltme. Oysa beni doğuran da biliyordu benden sonra sürekli bir mutluluk içinde yaşayamayacağını ve benim onu sürekli mutlu edemeyeceğimi yahut buna yetmeyeceğimi. Ve biliyordu benim hep mutlu olamayacağımı. Ve dünyanın mutlu olmak için sık sık mutsuzluklar yaşatan kısır döngüsel halini. Herhalde biliyordu. Ama anı yaşamayı bilmez miydi o? İşte ondan bana kalan miras. İnsanın içinden gelenler, gülümsemenin gözlere yansıması ve herkesle bir iletişim halinde olma çabası. Ölümlülüğe karşı verilen sonsuz savaş.

Annem bir Romain Gary karakteri olabilirdi.

Anlamadığım çok şey var. Ama sana gelemem. Korktuğum çok şey var ama sana söyleyemem. Yapmadığım onca iş var ama artık sana kendimi şikayet edemem. En ironiği de şu olmalı ki sen bunların hepsini artık biliyorsun. Artık annem senden saklayacak tek sırrım kalmadı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Watercolour and Mıxed Technique

Emma Lefebvre tutorial    handmade postcards wıth mıxed technique

Ingmar Bergman - Scenes from a Marriage (1973)

Sometimes it is too much love that we do not know what to do with it. Use it for good purposes or bad purposes. What kind of reaction does our body and mind give to too much love? Or let's say when a feeling is too much what is its difference from the other extreme feelings such as jealousy, hate, passion and wanting to possess a person? It is very hard to distinguish in a relationship, in a marriage, between men and women who plays (acts) more and who is more real. Who can understand who is lying less and who is more honest? The answers to these questions are never given. But one thing can be said about the extreme feelings: They do not contain so much empathy and compassion. And there are times that a person needs compassion but finds passion instead and there are times that a person needs protection and finds pity instead. It is too often the case that we are so cruel, we are so totalitarian in our nation-state (as Vonnegut would say) to our only citizen, our partner. Since th...

Deprem, Dostluk ve Digerleri

İtalya saati ile en yakın arkadaşımın doğumgünü geçmiş bulunmakta, kendisi bilmem kaç yaşına girdi ama bilmesini istiyorum hangi yaşta olursa olsun. Onu seviyorum. Daha da duygulanmak isterdim, onun için şarap içecektim. Ama vazgeçtim. Limon suyunu tercih ettim. Nasıl duygulanmam diye sordum kendime. Garip bir şekilde Pınar Selek hakkında çıkan karar, hakarete uğrayan, saldırılan Ermeniler, en iyi araştırmacı ve barışçı gazetecilerin ölümlerinin yıldönümleri, askerlerin intiharları, bugün ben kütüphanedeyken gerçekleşen ve kanımı donduran deprem. Hiçbir şey moralimi bozamaz. Bozmayacak. Hatta ve hatta geleneksel yaşanışların bugüne tezahürü de buna dahil. Bu sabah kalktım erkenden uyuyamadım, Lucca'nın duvarları üzerinde dolandım. Her şeyin rengi ayrı güzeldi. Dağlar ve bulutlar mor, pembe, ağaçların gövdeleri sarı ve yeşil, sarı ve açık pembe binalar, çan sesleri eşliğinde.... yürüdüm. Ağzım açık gökyüzünü izledim. Demek ben uyurken bunları kaçırıyormuşum, dedim kendi kendime...