Ana içeriğe atla

Müptelâ

Başarısız olan hikayelerimi burda yayınlıyorum. 


Müptelâ
(yayın hakları bana aittir)

Onunla ilgili her şeyi biliyordum. Yaşını, boyunu posunu, gözlerinin rengini, arkadaşlarını, akrabalarını, nerde çalıştığını, ne yaptığını, hobilerini, en sevdiği kitapları, saçlarını kaç defa boyattığını, eski erkek arkadaşlarını, eski arkadaşlarını, yeni arkadaşlarını, onu sevenleri, sevmeyenleri, mutsuzken verdiği pozları, mutluyken verdiği pozları, nasıl giyinmeyi sevdiğini, hangi hediyeleri beklediğini, hangi zaman diliminde yaşamak istediğini, en sevdiği film karakterlerini, en sevdiği şarkıları ve şiirleri… her şeyi ama her şeyi. Gel gör ki onunla baş başa kaldığımızda o telefonundan paylaşım yapmayı tercih ediyor yüzüme bile bakmıyordu. Oysa ben ona bir şiir yazmıştım:

Twitter’daki paylaşımlarını takip ediyorum
Nazım’ı seviyorsun biliyorum
E-book’ta aynı kitapları okumuşuz
Facebook’ta aynı mekanlarda bulunmuşuz
Gözlerin bir deniz gibi engin
Bilgin Wikipedia kadar zengin
Görgün Kaf dağı kadar aşkın olmasa da
İnstagram fotoğrafların neden bu kadar yergin?

Maalesef şiirimi dinleyecek vakti yoktu, o yüzden de ona what’sup gönderdim. Ama what’sup gruplarındaki konuşma ciddi anlamda hareketlenmiş ve mesajları birikmişti. Benim gönderdiğim mesaja bakmadı bile. Bu arada ona ‘bir şey içer miydin’ diye sordum. Buzlu, az şekerli, soya sütlü ‘café’ latte, dedi. Ben de kahveyi almak için Starbucks’a doğru ilerledim. Kahvesini getirdim, yüzüme bakmadan, teşekkür ederim, dedi. Bunun üzerine yüzüne yüzümü yaklaştırıp, ‘bir şey değil’ dedim. Oralı olmadı. Şimdi de messenger’dan birisiyle yazışıyordu. Acaba, dedim, sesimi sana duyurabilecek miyim? Sen kahve alırken şiirini okudum, dedi. Fena değil ama biraz banal, diye de beni eleştirmekten geri durmadı. Bu arada hiç tanımadığım bir erkekle olan fotoğrafını facebook’a ‘post’ etmişti. Ben de telefonuma bakınca ister istemez gördüm. Bu ne Altın Su? Diye sordum. O da ‘sen benim post’larıma mı karışıyorsun?’ demesin mi? Mangalda kül bırakmamakla centilmentlik arasındaki o kalın çizginin iki tarafında da bocalıyor, nasıl bir üslup seçeceğimi kestiremiyordum. Adab-ı muaşeret kurallarına göre onu burda rezil-i rüsvan etmemem gerektiğini bildiğim halde, içimden ‘ya sabır’ diyordum. Telefonumu ters çevirdim, cebimden bir şiir kitabı çıkardım, teyzem bana Sabahattin Ali’nin şiir kitabını hediye etmişti, kesin oku, demişti, teyzemin hatrına okumaya başladım. Sabahattin Ali şöyle diyordu:

Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi



Şairin zamanında tinder olmadığı halde, aşkı iki günlük iptila imiş, ne demekse iptila. Hemen internetten sözlüğü açtım baktım. İptila: Düşkünlük, tiryakilik: “Süse ve mücevhere iptilasını anlatmak için yapılan mübalağalara inanmak lazım.” (P. Safa). Bu sefer de fark ettim ki mübalağa ne demek bilmiyorum. O da ‘abartmak’ demekmiş. Nedense bu kelimeler çok hoşuma gitti, belki dedim bu kelimeleri kullanarak bir paragraf yazıp bloğumda paylaşabilirim. Bu arada Altın Su hâlâ telefonuna bakmaktaydı. Bu sefer başka bir erkekle fotoğrafını instagram’a koydu, başını bu yağız delikanlının göğsüne dayamış, müstehcen bir şekilde gülümsüyordu, selfie çekmişlerdi. Bu kim? Diye soracaktım ki sormayayım sms atayım, dedim. Mesajıma cevap vermedi. Kahvesini yarılamıştı. Her ne kadar Altın Su hayatımın aşkı olsa da bu kadarı da fazlaydı. Sana sms gönderdim, aldın mı? Dedim. Harun Tan, lütfen, burda bir şey yapıyorum, şimdi beni meşgul etme, diye cevap vermesin mi? Tüm kan beynime sıçradı! Yine de centilmenliğimi koruyacaktım. Sakin kalacaktım. Her ne kadar sukutuhayale uğramış olsam da bunu ben istemiştim. Annem her zaman derdi zaten: kendi düşen ağlamaz. Bana Altın Su’nun aç bir kalbi olduğunu imâ etmişti. Annem ona olan ilgimi kıskanıyor diye düşünüp ona kulak asmamıştım. Meğersem haklıymış.

Peki bu paylaştığı erkekler benim onu kıskandığım kadar kıskanmıyorlar mıydı? Onlar da sırtlarından vurulmuş gibi hissetmiyorlar mıydı? Sakinleşmek için şiiri okumaya devam ettim:

Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi

Şair bile olanlardan haberdardı, ben ise kusuruma bakmayın, deyim yerindeyse tam bir hıyar gibi orda durmaya devam ediyordum. Artık haklarımız ihlal edildikten sonra bile aynı yerde kalmayı ve hiçbir şey yapmamayı tercih ediyorsak elbette sonuçlara katlanmak zorundaydık: Bir seferinde babam patronunun kafasına raporu çaldıktan sonra istifa etmeden ve tam bir sene boyunca işsiz kalmadan önce bu sözleri sarf etmişti. Annem ona sinirlerine hakim olmasını söylemişti fakat öfke baldan tatlıydı. Babam kimi zaman öfke patlamaları yaşar evde fırtına gibi eserdi. Tek sakin davrandığı yaratık evimizin kedisi Haydut idi. Babama ancak Haydut kötü davranabilirdi, evdeki başka kimse ona kızamaz, onu eleştiremezdi. Neyseki annem bu ucu bucağı olmayan öfke denizinde diplomatik olmayı öğrenmişti. Önemli olan ekonomik açıdan sıkıntı yaşamamız değil, Özgür, önemli olan senin kararından emin olman, hiçbir şeyimiz eksik değil, diyerek babamı yatıştırmıştı. Tam bir senenin sonunda düğünden kalan altınlarını gözleri dolarak bozduracaktı ki babam yeni bir iş buldu.

Ben düşüncelere dalmış giderken, Altın Su Facebook’ta bir çocuğa alenen ilan-ı aşk etmişti. Hem de okuldan hiç haz etmediğim züppe bir delikanlıya. Bir dakika sonra ilişkisini de ilan etmesin mi? Artık daha fazla hayıflanmanın ve olmayan bir ilişkinin peşinden koşmanın hiçbir manası yoktu. Sabahattin Ali başka bir şiirinde ki şiirin adı ‘Kıyamadığım’ idi, şöyle diyordu:

Nasıl vurgunum bilirdin,
Niçin benden yüz çevirdin?
Kimlerin koynuna girdin?
Öpmeğe kıyamadığım!

Demek ki o da çok aşk acısı çekmişti. Çekmese nasıl yazardı bu şiirleri? Ben de bir şiir yazarak bu aşka bir son vermeye karar verdim.

Ben seni değil bir facebook profilini sevdim
Aşkını değil instagram fotolarını beğendim
Sana olan aşkımı bloğumda dünyaya ifşa ettim
Artık démodé olduğunu bilsem de
Bu şiiri sana
Email ile gönderdim.

Evet, ayrılmaya cesaret edememiştim. Ama en azından bir email atmıştım. Sonrasında da telefondan, her türlü hesaptan kitaptan onu engelledim. Aslında onu değil kendimi engellemeye çalışıyordum. Bu arada şarjım bitti. Metroya bindim. Çok üzgündüm, neredeyse ağlayacaktım. Tam karşıma çok güzel bir kız oturdu. Siyah mini bir elbise giymiş saçlarını dağınık bırakmıştı. Kestane saçları yeşil gözleriyle muhteşem bir tezat oluşturuyordu. Eline kitabını aldı ve okumaya başladı. Sanırım ona hayran hayran baktığımı fark etmiş olacak ki gözlerini bir an olsun kitabından kaldırdı ve bana gülümsedi. Göz göze gelmiştik. Sonra tekrar kitabına döndü. Okuduğu kitabı seçmeye çalışıyordum: Kobo Abe’nin bir kitabını okuyordu, Kumdan Kadın. Eve gidince hemen internetten kitabı ısmarladım. Ertesi gün kitap elime ulaştı. Okumaya başladım. Bu arada telefonumu hiç açmamış olduğumu fark ettim. Annem ‘Altın Su’ seni aradı, dedi, telefonlarına bakmıyormuşsun. Açıkçası aldırış etmedim. Bir an elim telefona gitti ama kitap gayet sürükleyiciydi… kitaba daldım tekrar. Bir sayfa daha çevirdim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Watercolour and Mıxed Technique

Emma Lefebvre tutorial    handmade postcards wıth mıxed technique

Ingmar Bergman - Scenes from a Marriage (1973)

Sometimes it is too much love that we do not know what to do with it. Use it for good purposes or bad purposes. What kind of reaction does our body and mind give to too much love? Or let's say when a feeling is too much what is its difference from the other extreme feelings such as jealousy, hate, passion and wanting to possess a person? It is very hard to distinguish in a relationship, in a marriage, between men and women who plays (acts) more and who is more real. Who can understand who is lying less and who is more honest? The answers to these questions are never given. But one thing can be said about the extreme feelings: They do not contain so much empathy and compassion. And there are times that a person needs compassion but finds passion instead and there are times that a person needs protection and finds pity instead. It is too often the case that we are so cruel, we are so totalitarian in our nation-state (as Vonnegut would say) to our only citizen, our partner. Since th...

Deprem, Dostluk ve Digerleri

İtalya saati ile en yakın arkadaşımın doğumgünü geçmiş bulunmakta, kendisi bilmem kaç yaşına girdi ama bilmesini istiyorum hangi yaşta olursa olsun. Onu seviyorum. Daha da duygulanmak isterdim, onun için şarap içecektim. Ama vazgeçtim. Limon suyunu tercih ettim. Nasıl duygulanmam diye sordum kendime. Garip bir şekilde Pınar Selek hakkında çıkan karar, hakarete uğrayan, saldırılan Ermeniler, en iyi araştırmacı ve barışçı gazetecilerin ölümlerinin yıldönümleri, askerlerin intiharları, bugün ben kütüphanedeyken gerçekleşen ve kanımı donduran deprem. Hiçbir şey moralimi bozamaz. Bozmayacak. Hatta ve hatta geleneksel yaşanışların bugüne tezahürü de buna dahil. Bu sabah kalktım erkenden uyuyamadım, Lucca'nın duvarları üzerinde dolandım. Her şeyin rengi ayrı güzeldi. Dağlar ve bulutlar mor, pembe, ağaçların gövdeleri sarı ve yeşil, sarı ve açık pembe binalar, çan sesleri eşliğinde.... yürüdüm. Ağzım açık gökyüzünü izledim. Demek ben uyurken bunları kaçırıyormuşum, dedim kendi kendime...